Şarkılar Adına

Şarkılar olmasa ne yapardık bilmem.

Puslu gecelerin yalnızlığına ve gülmeyen gündüze ne ile cevap verirdik, meçhul.

Kime düşerdi eşlik etmek gözden düşen yaşlara?

Ortak paydası ne olurdu bitmek bilmeyen dostlukların ve şen kahkahaların?

Kime/kimlere sarılırdık böyle içten?

Gelecek olan, gelmeyen, gelmek nedir bilmeyen sevgiliyi ne ile çağırırdık, muamma.

Narası ne olurdu sevdası omuzlarına yük olanların?

Sahi; en güzel mezesi yerine ne konulurdu çakır keyif kalkılacak rakı sofralarına?

Bu böyle uzar gider…

Cevap mı tüm bunlara? Ne güzel yorumluyor Zeki Müren!

Reklamlar

Boşluk ve Dolduruluş???

Alaşağı etmek istediği bir hale sahip bence insanoğlu.

Yok denilebilinecek bir var oluşa.

Dokunamadığı, ellerinden tutup içinden çıkamadığı, çıkaramadığı. Çünkü bir kere düşünce, düşün boşluğuna ve onun aşağılık hissine kurtulmak pek kolay olmuyor. Tüm beton yığınlarını yuvarlasan da, büyük örtülerle gizlemek istesen de pek mümkün değil.

Bir yol olabilir ama; biliyorum belki. Birileri birilerinin boşluğu için.

Bu tuhaf isimli kızın bu şarkısı sevimli ve o derece istekli. Boşluklar için.

Ankara’ da Olmak Vardı

Şimdi Ankara’ da olmak vardı.

Sevmek için sebep aramadığım o şehirde.

Gün aydınlarken usulca,

Aynı havayı teneffüs ettiğini bilmek…

Gökyüzünü seyre dalmak vardı.

Yıldızların tutunup kuyruğuna,

Kaçtığı yere koşmak.

Ve en yüksek katında bir yerin,

Sonbahar yağmurlarını düşlemek,

Islak, toprak kokusuna hasret bırakan…

Sonra birkaç bozukluk atıp çantaya,

Ceketsiz kaçmak vardı,

Ara sokaklardan birine saklanmış,

Sinesine mahalle çocuklarının,

Masumluğunu çekmiş,

Kendi küçük, sinesi geniş parka.

Merhaba demek lazım usulca,

İlham perimi saklayan çınar ağacına,

Ve altında ki minik banka.

Bir parça eskimiş kâğıt,

Soluk benizli bir kalem,

Yazmak vardı aşkı!

Şimdi Ankara’ da olmak vardı.

Vermediğini istemek yeniden,

Arsız bir sokak çocuğu edasıyla.

Ankara’ da olmak vardı,

Var olup da olmayanların yokluğu

Dokuna dokuna yüreğe…

Şimdi Ankara’ da olmak vardı.

Vardı.

Mecnun Gezenin Leylası

Vicdanını olduğu yerden çıkarıp elleri arasına aldı Mecnun. Oysa vicdan somut değildi ama gerektiğinde tutulabiliyordu yahut bu Mecnun’ a has bir haldi.

Şöyle dokundu. Elleri arasında kaynayıp duran, fıkır fıkır, tutmayı bilmezsen buharlaşmaya en meyilli varlık durmaktaydı.

Ola ki herkeslerden sakladığı iki yüzü vardı, iki Leylası. Heyhat! Bu nasıl olurdu?

Mecnun hangi hallerdeydi?

Eşyaya tapan, eşyalaşmışlığa tapan ve eşyaya tapana tapan bir deliler topluluğu. Tapanılana adınmış sevgiler. Sevgiler yok değil, öyle ki günün dağları delinir. Olmadı satın alınır. Keza bir şekilde elde edilir. Nereye konulur yalnız orası meçhul…

Mecnun bir o yana çevirdi bir bu yana tuttuğunu. Çevirdi durdu. Sarılmayı denedi her iki yana ikisine birden sarılmak ne mümkün! Döndü durdu Mecnun; çöllere vardı bilindiği üzere. Benliğini verdi çöle. Kimliğini teslim etti, aşikâr.

Deliler topluluğu taptıkları arasında neyi sevsin bilemedi. Ki sevgiler yetmiyordu, eksikti, boştu. Eşyalaşmışlığın sarhoşluğu yakasından düşmüyordu, düşebilseydi fark edecekti. Düşer mi?

Çöl herkesi çeker miydi bilinmez sinesine. En güzelin kokusunu duyduktan sonra kabul eder miydi başka kokuları, meçhul… Lakin Mecnun. Mecnun’ u sevdi çöl. Ellerine sığdıramadığını gönlüne sığdırdı. Kays olmaktan çıktı…Çöl Leyları bir edip, hak olana çevirdi.

Şimdi Mecnun çöllerde asıl Leyla’ ya aşık. Leyla şimdi aslına büründü.

Koş Mecnun şimdi yakışır sana Mecnun olmak.

Tapanların tapmışlığına bir parça can düşer miydi düştü. Mecnun en orta yerinde düştü yüreğe. Zaten düşsündü. Tapılanlar Leyla değildi, yansımalardan öte geçemezdi de.  Uyanın tapanlar, gökten Mecnunluk yağıyor!

Tam orta yerinde vuslatın hoş geldin Mecnun! Nerelerdeydin de geç kaldın? Mecnun hoş geldin aşkın gerçek yüzü!

Omzuma Dokunursa ?

 

Orada burada gördüğüm can alıcı fotoğraflar, yazılar olurdu; fotoğraf ve yazı olmakla kalırdı. Bahsedenler olurdu sesli sessiz, konuştukları olurdu sadece sözleri.  Acımak bir yana olsun,  kulağıma değer geçerdi.

Anlıyorum ki anlamak, en çok yaşamakla mümkün.

Afrika’ da aç, susuz ve bunların yanında yalnız olduğumu düşünmeye bir yığın vakit oldu bugün. Sığamadım düşlediğim kalıbın içine. Aç kalmak, tıka basa doldurmuşken midemi gecenin bir saatinde on altı saatçik dayanmak bile bu denli zorken günlerce aç kalmak arsız mideme göre değildi. Hele susamak. İçmek için su bir yana dursun, türlü türlü meşrubatlarımız varken oda neydi? Ve tüm bunların derdi içinde her şeyin yalnızlığı. Hiçte yaşanılası değil ya…

Geçenlerde sevdiğim iki arkadaşım misafir oldu evime. İkisi de birbirinden kıymetli. Hasbıhal ederken bu konuya değindik aniden. Utancını yaşadığım şu cümle döküldü dudaklarımdan: “Açıkçası ben sizin kadar duyarlı değilim Afrika konusunda.” Arkadaşlarımdan biri durdu ve dedi ki: “Bende duyarlı değilim ama duyarlı olmak zorundayım. Sorguya çekileceğim o günde bir Afrikalı gelip omzuma dokunacak diye ödüm kopuyor!”

“Dan” diye bir şey düştü kafama. Kafamın içine dışına her yerine.  Günlerdir de orada “dan” ediyor. Bir çok şeyde gerekli gereksiz fazlasıyla duyarlıyken bu konuya bu denli soğuk ve duyarsız olmam, olmamalıydı.

Şimdi bende korkuyorum, bugün iyice anladım. Ya bir Afrikalı ve yahut elinden tutmam gerekip de tutmadığım bir dünyalı gelirde o gün dokunursa omzuma?…

Alice’vari

Hayatın neresinden tutasın tut başa dönme olasılığın çok büyük. Çünkü dünya yuvarlak insanlar yuvarlak ve sen yuvarlağa meyillisin doğuştan.

Bir yerden başlarsın bir yerlere gitmek için. Gideceğin yer ya bellidir ya değil. Ama içinde gitmek diye bir şey vardır. Hep gitmek ister insan. Bir yerlerden başka yerlere sürekli. Anne karnından dünyaya dünyadan başka dünyalara

Başlangıcı olanın elbet bir sonu da olmalı. Gidilecek yollar bir gün elbet tükenmeli. Ama öyle değil aksini iddaa ediyorum. Yollar hiç tükenmiyor. Sen tükenmesini istesen bile. Her doğan gün ertesi güne koyuveriyor ya yerini onun gibi. gerçekte alacağın yollar tükense bile mecazda insanın içinde yollar var oluveriyor böyle aniden.

Hayallerden bahsediyorum. Kurmaktan usanmadığımız seve seve inşa ettiğimiz dünyamızdan. Hani parasız pulsuz hiç çaba harcamadan yaptığımız parmakla sayılacak derecede az olan şeylerin birinden.

Hayaller. Ne güzel şeyler. Tatlı mutlulukları geceleri yastığımın. Sıcak sobası yatağımın. Yalnızlığın ortağı. Gülmeyen yüzün güldüreni. Hayaller… Sessiz dünyanın sesli frekansı. Tükenmek bilmeyen şekeri çayımın. Akan gözyaşlarım kimi zaman ıslak kaldırımların. İçimde ki dünyamın uydusu.

Hayaller işte. Yaşamın kendisi… Alice’vari harikalar diyarı.

Çağa Serzeniş

Çağa yeni bir isim koyarak başlayalım edeceğimiz siteme.

Öyle çok sesli bir çağda yaşıyoruz ki gürültü çağı diye hitap etmek en anlamlısı.

Gelip geçen zaman içinde duyduğumuz o kof gürültülerin arasında kendimize yönelip, yüreğimizden gelen sesleri, nabız atışlarımızı hiç duyamıyoruz. Dışa dönük kendimize ise sağır bir şekilde çok sesli bu evrende gelişim süreçlerimizi tamamlayamadan çekip gidiyoruz.

Çekip gidiyoruz çünkü kendimizi kaybettiğimiz o melodide eğlence yerlerinin alafranga müzikleri, zil zurna sarhoş naraları, şehrin geçimsiz sokak gürültülerinden öte hiçbir şey duymuyoruz ya da biz duymayı beceremiyoruz.

Oysa orada, tam ortasında bulunduğumuz kalabalıkların içinde bir kuşun sesinin huzuru, bir günlük ömre sahip minik kelebeğin tenimize dokunduğunda ki hazzı ve bir çocuğun ürkek seslenişinin ardında kini biz duyamıyoruz. Tüm bu sesleri yakasından tutup derinlerde bir yere indirebilsek ki onu da kaçırıyoruz. Biz zaten hep kaçırmayı seviyoruz. Bebekken ilk haykırışımızı duymayı unuttuğumuz gibi. İmkansız! Diyenleri duyuyorum. Değil… Annemize gerçek manasıyla dokunmasını bilseydik emin olun o ses kulaklarımızda yankılanırdır.

Acıyarak söylüyorum ki biz işin gerçeği duymak istemiyoruz ve istemediklerimize sonuna kadar sağırız. Mutluluğu arıyoruz ama mutluluktan a tercih ediyoruz. Biz sanırım bize kendini çok sevdirecek her şeye sağır olmayı “çok sevmekten daha çok seviyoruz”.

Çağa sitem etmekten vazgeçtim. Sitem etmek içimde ki sese yakışır değil. Küçük bir öneri geçer aklımdan. En sevdiğinizi değiştirin kendinizi sevdirecekle. Çağa kapayın sizi.

Hadi kıpırdanın, kapayın pencerenizi şehre, usulca uzatın elinizi uzaktan kumandanıza ve farkında olmadan sizi hipnotize eden seslere güle güle diyin, indirin şartellerini katınızın. Çalacak olsa bile ziliniz siz duymayın.

Rahat bir kanepe, bir fincan kahve bize yetecektir.

Hadi tutun ellerinden yüreğinizin, bu yolculuk hepimize iyi gelecek.

İçten gelen bir melodi başladı bile. Kulaklarımda iki kelimelik uzun bir cümle. Tek bana kalası var….

Dostlardan Esintiler

“Hilale, hiloşa, sevgi pıtırcığına….. Bıcırııımızaaa J

Sen gibi yazamayacağımı biliyorum ama bi başlayayım bakalım neler gelecekJ

O kadar çok korkmuştum ki bazılarına çoook uzun bazılarına ise kısacık gelen bir yıl bizden çok şey götürcek, napcez (k) diye, şimdi daha iyi anlıyorum kardeşliğimizi, dostluğumuzu. İster yolculuk de ister kısa tatil, ister iade-i ziyaret 😛 hiçbir şeyin zerre kadar azalmadığını aksine pınarın gözünden su akarcasına(b) gürül gürül dolu dolu bereketli bir bağlılık var aramızda.bir son değil, unutulmaz lise yıllarının lise sıralarında kalmadığının işareti, bir başlangıç oldu bizim için.

Gerçekten içinde çok şey barındırdı bu gezi yaaa…

Bucakta herkesi yine yeni yeniden bir arada görmek, aradaki adı konmaz boşlukları, suskunlukları ad takmaya çalışmadan görmezden gelmek. Geleneksel kaçıncı olduğunu bile artık sayamadığımız pikniklerimiz, tabiki ondan önce bizim kızlar tayfası olarak piknik hazırlıklarımızJ

Bucak dostluğun başladığı ve pekiştiği şehir olarak çok önemli hepimiz için, artı olarak  benim kendi memleketim, ama şu bi gerçek ki ‘bucak sizinle güzel!!’ bundan ötürü(b) bucak kelime olarak bir şehirden daha fazlasını ifade ediyorken şimdi Korkuteli ve denizlide öyle.. her biri farklı bambaşka anlamlar kazandı gözümüzde.. Şehir değil yollar, tabelalar, radyo frekansları, oyun havaları, yeni park( 😉 ), Ahmet şevki evin parkı, İncilipınar parkı  bile:D:D

Bucağın düğün yemekleri, pikniğimizin vazgeçilmez tadı olan köftesi, ru’larda kahvaltılarımız, aslılardaki naneli yumurta, Giliği’nin yanık dondurması, oğuzun annesinin çekirdeği ve kaş gözle ödediği hesapları, Fatma teyzemizin dolu dolu porsiyonları, pizzası, böreği, Hafize’nin sarmaları, kahvaltıdaki tereyağlı ekmeğimiz, Serinhisar’ın sıcak leblebisi, Tayfun’un iskenderi, burcunun dürümü(!) ve daha nicesi bize kilo olarak dönse de  hiç pişman değiliz, çünkü göbüşümüzle beraber dostluğumuzda katmerlendiJ

Ben bunları yazarken burcu hanımda beni izleyip bana katılıyormuş… o zaman ne diyoruz ‘ Burcuuuuu çakıve galiii(d)!! J’  Büşra da uyuyor oldu o zaman, tamam o zaman, neyse o zaman..

Hahhahha aklıma geldi de bu sefer ben uğurlamayacağım sizleri J … Yolların ustasıyım, gözlerinin hastasıyım.  Mrs. Spark içinde burayı bırakıp gitmek zor olacak. Yavrum zaten rampa çıkamıyordu dönüş yolunda iyice nazlanacak.

Burcu  hala yerine gelmeyen gezi boyunca mecbur dinlemek zorunda(!) kaldığımız sesiylediyor ki ’ yeter gali(k) çok yazdık’.. sözünü dinleyerek ve  gecesi gündüzüyle dopdolu geçirdiğimiz diğer tüm olayların bize hatıra kalmasını düşünerek(aaa her  şeyde heryerde yazılmaz ama dimi) ve seni daha fazla ağlatmadan(!)J 02.07.2011- 09.07.2011( dolu dolu 7 gün- 450+ km- 3 farklı il)

x yz nin  sıcaklığı bizi daha fazla sarmalamadan, yeniden gelmek ümidiyle Burcu,Büşra, Raa ve mrs spark  kaçar. — bize hep dediğin gibi SENİ SEVİYORUZZ—

— Bi gün daha ertelediğimiz için gitmeyi ek yapıyorum buraya gittiğimiz piknik alanını sonrasındaki düğünü, düğündeki kadınların bize bakışlarını helal süt emmiş işe yarar bi damat arayışımızı…unutmamak ve unutulmamak dileğiyle,annene babana Mehmet Burak’a, Hafize’ye ,dedene, yengene, kuzenlere, amcana, komşulara ve akla gelmeyen güler yüzlü herkese selamlar.. J–“