Suya Muhtaç

Bazı zamanlar yazmak benim için zorlaşıyor. Ucundan tutup kelimleri bir araya getiremiyorum. Cümleler arafta bir yerde kalıyor. Sanırsın saklambaç oynuyoruz. Umursamıyorlar beni… Yapacak bir şey yok diyorum; işe yaramıyor. Kandıramıyorum kendimi. Ya bir şarkıda kaybetmeye çalışıyorum kendimi ya bir kitap sayfasında. Saatlerce kalıyorum orada. İlham perimi bekliyorum. Anlaşılan o da uzaklarda. Tutmuyor ellerimden. Oysa ne zor durumdayım bilse. Birkaç gün sonra ufacık dergimizin yayın günü ve elimde bir şey yok. Bomboşum. Sürahi gibi. Suya muhtaç…

Çikolata Mutluluk Verdiğinden Midir Şeker Bayramı? :)

Gelen gidiyor.

Bayramda gelip gidenlerden.

Bugün onun hükmünün süreceği son gün… Ya da kim bilir bugünün ufaklıkları yarın “Ah nerede o eski bayramlar!” diyerek birkaç dakikalık bir anma olayına girişirlerse yeniden hatırlanır.

Bayram nasıl mı geçti?

Değişken derim ben. Gönlü hep bayram olana şeker tadında, acısı olana az bitter, bazılarına göre de standart. Bu noktada en güzeli deli olmak galiba; malumunuz onlara her gün düğün bayram 🙂

Geldik gittik. Büyüklerin ellerinden öptük, bir iki sırtımız okşandı, biraz da övüldük. Sonra küçükleri sardık biraz. Sarmak gerek; bayram gerçekten onlarda, ışıldayan gözlerinde…

Ardından gerek telefonla gerek sosyal ağlarla bayramlaştık. Hatırladık hatırlandık. Bu arada canımız yana yana kutlayamadıklarımızda oldu ama olsun…

Bir de düşündüm.

Çikolata mutluluk verdiğinden midir nedir Şeker Bayramı diyorlar bugüne diye 🙂

Umarım tadında geçen bayramımız olmuştur.

Son söz : Daha nice nice güzel, mutlu, umutlu ve tadında bayramlaraaaaaaaa 🙂

foto:http://www.mustilife.net

Şikayetname

Bazen ne haddimeyse kızıyorum hayata. Sinirleniyorum. Sayıp döküyorum. Çocuk olsa oyuncağını alıp elinden ağlatacağım ama boşuna. Sonra durup düşünüyorum da zor olmasına sebep biziz. İnsanlar. Hayata sahip olanlar.

Duruyorum bir ucuna ilişip tutmak istiyorum ama nafile. Ben küssem, hayatın umurumda değil. O kendi akışında. Ben yine de dayanamayıp sıralıyorum ne gelirse aklıma.

Dinlemek nedir bilmeyen insanlardan başlıyorum. Kendinden başka kimseye konuşma hakkı vermeyenlerden. Tartışırken sadece birbirlerini dinliyor olmalarında bir de.. Ağızdan bugün pat diye çıkıp yarın pişman olacakları laflardan şikâyetçiyim ben.

Sır niyetine anlattıklarımızı daha sırtımızı dönmeden başkalarından duymalardan ve iyi kötü her şeyi mayalayıp hamur misali evden eve taşıyanlardan. Evlerde ki huzuru kaçıranlardan da.

Birbirine tahammülü olmayanlardan mesela.  Kendi kanından olanlara dahi katlanamayanlardan. “Yaşlı artık o çekilmez.” deyip bir gün kendinin de yaşlanacağını unutanlardan. Kalp kırıp kırıp tamir etmeyi bilmeyenlerden ve gönül yıkmanın marifet olduğunu sayanlardan da.

Bu böyle uzar gider. Gün gelir başka şeyler de eklenir. Hayat sona erer. Nefes biter. Bu listeye benzeyen şikayetler de biter.

Bir ayna verin elime. Geç oldu ama aklıma geldi. İçime de bakmam gerek. Olmadı bir çuvaldız da  tutuşturun mutlak ki lazım olabilir…

Johnny Cash /Hurt

Johnny Cash’ a duyduğum ayrı bir sempati var.

Kendisi konserlerde sahneye böyle çığlık koparan davetlerle çıkmıyor, efendice çıkıp “Hello, I’m Johnny Cash” takdiminden sonra müzik ziyafetine başlıyordu. Ne tevazu ama 🙂

Bu parça da en sevdiklerimden.

Öğretmen Oluyorum!

Hayatım boyunca öğretmenlerim en değer verdiğim kişiler olmuştur. Yerleri hep diğerlerinden ayrıdır. Her birini de ayrı severim. Yıllar geçmesine, yaşadığımız şehirler değişmesine rağmen irtibatı koparmadıklarımız o kadar çok ki. Hala eski samimiyetimizle görüşürüz gerek telefondan gerek internet üzerinden.

Öğretmenlerime duyduğum bu sevgiyi aynada gördüğüm kendi siluetime hiç yakıştıramazdım. İki yıldır da bu böyle sürüyordu. İstemeyerek girdiğim bu bölümü kazandığımı gösteren o ekranı ben hiç görmedim ve o gün hatta o hafta boyunca sürekli ağlama sendromlarımla geçti. Yat ağla kalk ağla.

Etrafımda ki insanlar da yangınıma körük olup bana katılınca içimde alevlenen ateşi söndürmek kolay olmadı. Hala da devam eder. Çünkü araştırmacı bir ruhum var benim. Yeni buluşlarda bulunmak falan isterim en çok. Küçüklüğümden beri profesör olacağım derdim hep, kanserin tedavisini bulacağım falan. Neyse, artık geçmişte kaldı hepsi.

Gittim bir şekilde kayıt oldum. Babam bir taraftan avutuyor. Annem öbür yandan. Fakat yok bende ikna olacak hal yok. İki yıl böyle devam ettim. Yakın zamanda kardeşimin üniversite tercihleri vardı, onları yaparken de hala içimde kalan şeylerin varlığı beni fazlasıyla acıttı. Bunu annem çok iyi görüyor, sürekli destekliyor, “Yeniden gir, dene.”. Ben kendimde tekrar o enerjiyi göremiyorum, hele ki ülkemizde eğitim sistemi, sınav şekilsizliği! Bu denli karışıkken. ….

İşte bu defa ben kendimi avutmaya çalıştım, çalışıyorum. Aslında kendimde öğretmen ışığı var gayet iyi bir eğitimci olabilirim. Hayatım boyunca çoluk çocuk sevmezdim, katlanamazdım ne zaman ki bir öğrenciye özel derse başladık bunun sadece ben tarafından üretilmiş olduğunu gördüm. Sahte bir sevgisizlik. Şimdi ardından koşuyorum bebeklerin 🙂

Fasulyenin faydalarına geçelim dersek. Az önce eski bir tv dizisi izliyordum. Bir okul dizisi. Şöyle geçiyor olay:

Eski bir öğrencisi, işine yıllarını vermiş, aslında işini iş olarak görmeyen, eğitime gönül vermiş öğretmenini arar ve yaptırdığı okulun açılışına çağırır. Adres alınır ertesi gün öğretmen, bir meslektaşı ve kardeşi okulun açılışına giderler. Okulun adı verilmediği için biraz zorlu bir aramadan sonra  sağında ki okulu gösterir öğretmenin kardeşi. Okulun adı öğretmenin adının ta kendisidir…*

Bu sahneye öğretmen olmak istemeyen ben o kadar çok duygulandım ve ağladım ki anlatamam.

Vel hasıl kelam çocukları da öğretmenliği de sevmeye başladım, seveceğim eminim. 🙂

*Hayat Bilgisi dizisi.

Yavuz Bingöl/ Yar Demedin

Bir tek dünden kalmalar,

Ya da hiç uyuyamayanlar,

Bir beklediği olanlar,

Derde doymayanlar,

Vs vs.

Kötü olup, efkar kokan şarkılara sararlar herhalde.

Günün şu saatinde kardeşim ve bende bu takıma dahil olduk. O neyin kafasındaysa sabah sabah efkâr karması yapıyoruz. Bu da en sevdiklerimizden.

Ağlayan Sabah

İçimde bir sabah ağlıyor.

Güneş nisyandan isyana doğuyor,

Gökyüzü bu nidada sarsılıyor.

Bir adam işleyeceği en büyük günaha giriyor.

Sabahın ayazı bedeni titretiyor da,

Arsız ruha dokunmuyor.

Sokaklar sağır, insanlar sağır,

Ve bu coğrafya da bu saatte,

Herkes uyuyor, uyurken yarı ölüyor.

Canlılık belirtisi bu yüzden,

Köşede ki ağacın

Sadece birkaç dal ve yaprağında.

Onun içindir ki göz göze değmiyor

Bir adam girdiği günahı mubah sayıyor.

Yazık adam sabahlara aldanıyor.

Oysa güneş aydınlatmak için doğuyor!