Gardıroba Aferin !

Keskin bir naftalin kokusu değildir

Gardırobun kapağında burnu sızlatan

Burnu sızlatan yüreğine kıyımdır kimi zaman

Ve nezdinde düzene koyulmuş bir darbe.

Kıyafetler, o en çok değer verdiklerin

Üzerine hatıralar nakşedilmiş sayfalardır

Onlar üstüne düşen gözyaşları ise

Yıldızlı aferinleri ilkokul öğretmeninin.

Aferinler birden tükeniyor, ne yazık!

Ve ölümler aslında en az bedenleredir

Ansızın, parça parça öldüren hatıralardır

Hatıralarbeni gencecik öldüren

Rica edeceğim, çıplak gömün!

Kanla Beslenen Dünyada

Su ile değil kanla besleniyor dünya.

Benim de içim kanıyor tenim kanamasa da.

***

Yanı başımda biri değil incinen, ölen biri yakınım değil. Bir başkasının öldüğünü de görmedim reelde. Sanal vasıtalarla alıyorum ölüm haberlerini. Dünyanın birçok yerinde birden çok insan ölüyor! Öldürülüyor… Bu sabah sabah gözyaşı dökmeme de engel değil.

Gücü ilahlaştırıp güce tapan dünya güçlerinin (!) –her nasıl yapıyorlarsa- bir şekilde karıştığı coğrafyalarda her an insanlar ölüyor. Hiç uğruna hem de. Bir insanın ölmesinin ecelden başka haklı bir açıklaması da olmaz zaten. Ve o çok güçlüler kendi kurdukları bu düzene yalandan bile olsa ses çıkarmıyorlar ya en çok buna deli oluyorum. Kızıyorum. Benim kızmamla ne olacak tabi… Vicdan millet! Vicdanım rahat en azından.

Ve herkes elini vicdanına koysun lütfen. Şu dünyada artık adam akıllı “kardeş” olarak yaşasak. Daha çok güce, paraya, toprağa, nimete(…) tapmasak. Daha çok çirkin oyunlar kurmasak birbirimiz üzerinde.

“Daha çoklara” artık bu denli tapmasak!

Kardeş kanıyla sulanan toprağın nimetlerinden faydalanmamış olsak.

Ve

İlla bir şeylere tapmamız gerecekse “kardeşliğe, barışa” tapsak.

Her şeyden önce “sevgiye” tapsak!!!

Her şeyden önce “insanı sevsek”!

 

Eksik!

Hayal ettiğimiz kadar biziz ve hayallerimizi gerçekleştiremediğimiz kadar eksik…

***

Bir “sen” eksiksin

Bir ile bin eksilen “benim” bu yüzden.

Satırlara sığmayacak olan sensin

Hayale dahi sığdıramazken satırlara sığdırmak isteyen ben.

Kilometrelerce uzakta olan sensin

Uzağı yakın etmek isteyen ben.

Gelmesi gereken en çok sensin

Gelmen gerektiğini en az anlatabilen, bir türlü “Gel!” diyemeyen, bu yüzden bu cümleleri kuran benim.

Bir sen kadar benim.

Ben olamadığın kadarsa sen.

Eksik olsa da “biz” olabilir miyiz???

***

Birkaç satır daha yazacaktım ama hayaller gibi “eksik “kalsın. Zaten bir kurmaca bir yere kadar tatlı? Bir yere kadar bir büyüsü var?

Dipnot: son söylediklerimi ben de anlıyor değilim.

AN’dan İçeru

Bir gün sıkıla sıkıla tv karşısında iftara pişireceğim yemeğin ilk aşamasındayken ben TRT1 de bununla karşılaştım. Önce bir şaşırdım, başımı kaldırdım sonra klipteki insanların tiplerini görünce bir daha şaşırdım. Marjinallik içinde bir güzellik vardı. Gülümseyerek izlemeye devam ettim, ardından eşlik ederek ayağa kalktım. O kadar çok hoşuma gitti ki o tını, bütünlük kendi etrafımda usulca dönmeye başladım.

Kısacası bu sufi kliplere bayılıyorummmm 🙂

Bunun Adı Hayat Olsun!

“Adını hayat koyacağım, çünkü eninde sonunda hep hayat kazanıyor.”

***

Bazen neden dünyaya geldim ki diyor insan? Neden?

Cevabı bulunacak o kadar çok soru var ki bu en zorunu bir köşeye atıyorum sonra. Bazen kaçıyorum ben. İşime gelmediğinden değil, cevabın beni inciteceğini bildiğimden belki.

***

İncinmekten korkuyorum. Uzun zamandır da bu böyle. Kendimi bir güvene alma ihtiyacı var bu yüzden. Tanımıyorsam, ürküyorum.

Oysa önceden, yani eskiden ilk gördüğümde sevgi duyar, sınırsız güvenirdim. Biliyorum aranızdan gülenler, “Deli bu.” diyenleriniz var bu cümleden sonra. Üzerine bir de “İyide nasıl oluyor?” u ekleyenleriniz. İnanın ben de bilmiyorum.

***

Bilmediğim başka şeylerde var. Anlam veremediğim hatta. Dört yılı deviriyor kardeşim gerçek dünyaya göç edeli. Durun üzülmeyin hemen, ölüm bir şekilde hep bizimle; insan alışıyor yazık ki..

Anlamadığım şey şu ki: annem ve babamın acısı dört yıldır hep içlerinde bir yerde, aynı seviyede. Annemin yalandan attığı kahkahasında, giyemediği kıyafetlerinde. Babamın yemek yerken doluveren çimen gözlerinde. Evimizin her köşesinde. Bunlar elbet olacak.

Bahsini etmek istediğim şey sahip oldukları vefaları. Öyle farklı ki onlarınki. Takdir edilesi. Varlığına vefa gösteremediğimiz insanlar, eşyalar, şeyler varken onlar bir yokluğa vefa duyuyorlar, hiç gelmeyecek birine. Bir acıya vefa duyuyorlar…

***

Adetimdir. Ne zaman bir şey görsem çuvaldızı önce kendime batırmaya çalışırım malum atasözünü anlayalıdan beri. Soruyorum kendime?

Ben ne kadar vefalıyım?

Benim vefam nereye kadar?

Ben biz oluyorum ve bizi bizden soruyorum? Bizdeki vefanın boyutu?

Not: En güzel yargıyı kalbimiz verir, biz en çok kalbimizdir.

***

Kendime dönüyorum yine. Zihnimde canlanan hatıralar var. Vefa duyduklarım, duymaya çalıştıklarım bir çarkın içinde. Tanımadığım bir şaire duyduğum değişik bir vefa geliyor sonra; siz bunu bilseniz de olur.

Ve bu yarım kalan, az acılı, çok alakasız yazı onunla son bulsun.

Dünya Sofrasındayken

“Dünya sofrasından tok kalkanı gördün mü sen Yusuf?”

***

Önce; dünya bir sofra mı ki Yusuf? Diyelim ki evet.

Sorarım bundan sonra nereye kurulu bu sofra? Üzerimize mi?

Bu kadar çok üstümüze geldiğine göre öyle. Her şeyden önce gelip, en çok “kendimizi” düşündürdüğüne göre öyle. El üstünde tuttuğumuza göre öyle…

***

Hangi aşlar var içinde Yusuf?

Acısı- tatlısı, ekşisi- tuzlusu…

Tadına baktıklarım, bakamadıklarım, bakıp ne olduğunu anlayamadıklarım yahut en kötüsü de görünüşe aldanıp mideme oturttuklarım..

Altın tepsilerde gümüş kaşıklarla mı sunuluyor da bu kadar aldanıyoruz, ondan mı bu kadar doyumsuz biz?

Aslına bakarsan tokuz biz. Tokuz ama körüz.

***

Körüz Yusuf. Kusura bakma.

Biraz sağır, biraz ketum. Bil fiil hissiz.

En çok unutkan.

***

Aklıma unutmamam gereken şeyler geliyor Yusuf.

Derviş sofrasında uzun kaşıklarla birbirini beslemeler.

Paylaşımlar geliyor, komşusu açken tok olamamalar.

Ölmeden önce ölmeler mesela.

Dünyayı bir yana koyup, kendini bir yana koymalar. Ve nasıl oluyorsa her iki dünyayı bir edip, ikisine de hazırlanmalar.

Sonra Mevlana, Yunus geliyor aklıma Yusuf.  Aklıma Necip Fazıldan birkaç satır düşüyor:  İnsan kaderini bir rüya gibi uykuda bulur. Bu rüyayı uyanık nasıl seyredeyim? Allah’la kalabalık arasında kaldım. Boşlukta nasıl durayım?’’ (Al çelişkiler kitabını yine açtık.)

***

Bunları neden yazıyorum bilmiyorum. Belki ben de boşluktayım, koca bir boşlukta. Belki Kafka’nın Josef K.’ sı gibi niçin yargılandığımı henüz öğrenemedim.

***

Yusuf dünya sonrasından tok kalkmamız lazım yahut hiç dokunmamız.  Sen seç.

Ya da dur ben seçtim.

Sevelim biz Yusuf, çok sevelim.

Sonrası elbet olur…

Nadasa Bıraksak

Tarlada yetişen çiçeğe gül denir mi?

***

“Ben sana gül bahçesi vadetmedim.”*

Bu cümleden sonra koca bir sessizlik olsun. Dünya dursun. Konuşma, konuşmayalım.

“Bunun için şimdi beklentilerine cevap veremediğim için gidiyorum ben.”

Git. Beklentilerine cevap bulamayan, bulamayacağını sanan sensin. İç sesimi ne zaman duydun ki sen, her cümlem bir cevaptı anlamadın oysa. Git, yalnız bulabileceğim kadar uzağa…

“İyi bak kendine.”

***

Bu cümleden sonra ne denir bilmediğinden sustu. Uzun bir susuş içine girecekti belki. Her gidişin son cümlesini işitti kulakları. Bu son duyuşuydu belki. Son bakışı. Son dokunuşu. Son sevişi. Sevmek??

***

Tarlada yetişen çiçeğe gül denir miydi?

Ondan önce tarlada çiçek yetişir miydi?

Nadasa bıraksak?

Gönlümüzde çiçekler açar mı?

***

*Joanne Greenberg tarafından yazılan bir kitap.

 

 

Bir Darbe de Bizden

Bir darbede biz yapalım sevgili

Aşka giden yollar üzerine konulmuş

Öğretilmiş yanlışlar üzerine.

Bir darbede biz yapalım sevgili

Ön yargıya takılı kalıp

Askıya alınmış düşünceler üzerine.

Bir darbede biz yapalım sevgili

Adımıza yaşanması gerekip de

Yarım kalmışlar üzerine.