Kasım mı?

Kasım’da aşk başkaymış öyle diyor bilenler

Kasım’ın son-bahar olduğunu unutup,

Biz

yalnız ölüm büyüttük aşktan bihaber.

***

Reklamlar

Yağmur Yufkayı Isladığında

Babam,

Yarım domatesi, ince doğranmış bir hıyarı

Yiyemeden daha şu kapıdan çıkıyor.

Bir dilim peyniri yatırmadan

Bayat çeyrek ekmeğin arasına

Boğazından inen üç yudum çayla

Doyamadan daha şu kapıdan çıkıyor.

Babam,

Eski bir melodiyle gözünü açıp sabahın nurunda

Yıllardır çekiç sallar, nasır tutmuş elleriyle

Beyni solüsyon tenekelerine sarkmış şekilde

Akşama kadar nimet peşinde koşuyor.

Babam,

Zor diyorum, başın karlı dağlar kadar yüksek

ve bir o kadar ak

Yeşil gözlerini bizden çok sarmış çizgiler

Zor değil gerekli diyor,

Ve sende evladın olduğunda anlarsın…

Gözlerim değince gözlerine,

Gözlerimiz

Yağmur yüklü bulut,

Yüreğimiz

Yeni tavlanmış yufka.

Babam,

İçtiğin bir tel sigaranın dumanına sar beni.

Gökyüzüne vardım!

Mısır Vicdandır!

Biri ölünce orada, bin biz ölmeyince burada

Var mıdır vicdan denen mesele?

Elimizi koyduğumuz yerde..

Bir buğulu bakış cansız bir bedene değdiğinde

Bizden bir damla yaş akmadığında

Var mıdır insan denilene duyulan sevgi?

Elimizi koyduğumuz yerde..

***

Mısır darbenin adıdır şimdi.

Mısır demokrasinin yok oluşudur şimdi.

Mısır ağlayan bir annenin kanlı mendilidir.

Mısır zalimin zulmüdür.

Mısır zulme direnişin adıdır şimdi.

Mısır vicdandır!

Kanla Beslenen Dünyada

Su ile değil kanla besleniyor dünya.

Benim de içim kanıyor tenim kanamasa da.

***

Yanı başımda biri değil incinen, ölen biri yakınım değil. Bir başkasının öldüğünü de görmedim reelde. Sanal vasıtalarla alıyorum ölüm haberlerini. Dünyanın birçok yerinde birden çok insan ölüyor! Öldürülüyor… Bu sabah sabah gözyaşı dökmeme de engel değil.

Gücü ilahlaştırıp güce tapan dünya güçlerinin (!) –her nasıl yapıyorlarsa- bir şekilde karıştığı coğrafyalarda her an insanlar ölüyor. Hiç uğruna hem de. Bir insanın ölmesinin ecelden başka haklı bir açıklaması da olmaz zaten. Ve o çok güçlüler kendi kurdukları bu düzene yalandan bile olsa ses çıkarmıyorlar ya en çok buna deli oluyorum. Kızıyorum. Benim kızmamla ne olacak tabi… Vicdan millet! Vicdanım rahat en azından.

Ve herkes elini vicdanına koysun lütfen. Şu dünyada artık adam akıllı “kardeş” olarak yaşasak. Daha çok güce, paraya, toprağa, nimete(…) tapmasak. Daha çok çirkin oyunlar kurmasak birbirimiz üzerinde.

“Daha çoklara” artık bu denli tapmasak!

Kardeş kanıyla sulanan toprağın nimetlerinden faydalanmamış olsak.

Ve

İlla bir şeylere tapmamız gerecekse “kardeşliğe, barışa” tapsak.

Her şeyden önce “sevgiye” tapsak!!!

Her şeyden önce “insanı sevsek”!

 

Bunun Adı Hayat Olsun!

“Adını hayat koyacağım, çünkü eninde sonunda hep hayat kazanıyor.”

***

Bazen neden dünyaya geldim ki diyor insan? Neden?

Cevabı bulunacak o kadar çok soru var ki bu en zorunu bir köşeye atıyorum sonra. Bazen kaçıyorum ben. İşime gelmediğinden değil, cevabın beni inciteceğini bildiğimden belki.

***

İncinmekten korkuyorum. Uzun zamandır da bu böyle. Kendimi bir güvene alma ihtiyacı var bu yüzden. Tanımıyorsam, ürküyorum.

Oysa önceden, yani eskiden ilk gördüğümde sevgi duyar, sınırsız güvenirdim. Biliyorum aranızdan gülenler, “Deli bu.” diyenleriniz var bu cümleden sonra. Üzerine bir de “İyide nasıl oluyor?” u ekleyenleriniz. İnanın ben de bilmiyorum.

***

Bilmediğim başka şeylerde var. Anlam veremediğim hatta. Dört yılı deviriyor kardeşim gerçek dünyaya göç edeli. Durun üzülmeyin hemen, ölüm bir şekilde hep bizimle; insan alışıyor yazık ki..

Anlamadığım şey şu ki: annem ve babamın acısı dört yıldır hep içlerinde bir yerde, aynı seviyede. Annemin yalandan attığı kahkahasında, giyemediği kıyafetlerinde. Babamın yemek yerken doluveren çimen gözlerinde. Evimizin her köşesinde. Bunlar elbet olacak.

Bahsini etmek istediğim şey sahip oldukları vefaları. Öyle farklı ki onlarınki. Takdir edilesi. Varlığına vefa gösteremediğimiz insanlar, eşyalar, şeyler varken onlar bir yokluğa vefa duyuyorlar, hiç gelmeyecek birine. Bir acıya vefa duyuyorlar…

***

Adetimdir. Ne zaman bir şey görsem çuvaldızı önce kendime batırmaya çalışırım malum atasözünü anlayalıdan beri. Soruyorum kendime?

Ben ne kadar vefalıyım?

Benim vefam nereye kadar?

Ben biz oluyorum ve bizi bizden soruyorum? Bizdeki vefanın boyutu?

Not: En güzel yargıyı kalbimiz verir, biz en çok kalbimizdir.

***

Kendime dönüyorum yine. Zihnimde canlanan hatıralar var. Vefa duyduklarım, duymaya çalıştıklarım bir çarkın içinde. Tanımadığım bir şaire duyduğum değişik bir vefa geliyor sonra; siz bunu bilseniz de olur.

Ve bu yarım kalan, az acılı, çok alakasız yazı onunla son bulsun.

Dünya Sofrasındayken

“Dünya sofrasından tok kalkanı gördün mü sen Yusuf?”

***

Önce; dünya bir sofra mı ki Yusuf? Diyelim ki evet.

Sorarım bundan sonra nereye kurulu bu sofra? Üzerimize mi?

Bu kadar çok üstümüze geldiğine göre öyle. Her şeyden önce gelip, en çok “kendimizi” düşündürdüğüne göre öyle. El üstünde tuttuğumuza göre öyle…

***

Hangi aşlar var içinde Yusuf?

Acısı- tatlısı, ekşisi- tuzlusu…

Tadına baktıklarım, bakamadıklarım, bakıp ne olduğunu anlayamadıklarım yahut en kötüsü de görünüşe aldanıp mideme oturttuklarım..

Altın tepsilerde gümüş kaşıklarla mı sunuluyor da bu kadar aldanıyoruz, ondan mı bu kadar doyumsuz biz?

Aslına bakarsan tokuz biz. Tokuz ama körüz.

***

Körüz Yusuf. Kusura bakma.

Biraz sağır, biraz ketum. Bil fiil hissiz.

En çok unutkan.

***

Aklıma unutmamam gereken şeyler geliyor Yusuf.

Derviş sofrasında uzun kaşıklarla birbirini beslemeler.

Paylaşımlar geliyor, komşusu açken tok olamamalar.

Ölmeden önce ölmeler mesela.

Dünyayı bir yana koyup, kendini bir yana koymalar. Ve nasıl oluyorsa her iki dünyayı bir edip, ikisine de hazırlanmalar.

Sonra Mevlana, Yunus geliyor aklıma Yusuf.  Aklıma Necip Fazıldan birkaç satır düşüyor:  İnsan kaderini bir rüya gibi uykuda bulur. Bu rüyayı uyanık nasıl seyredeyim? Allah’la kalabalık arasında kaldım. Boşlukta nasıl durayım?’’ (Al çelişkiler kitabını yine açtık.)

***

Bunları neden yazıyorum bilmiyorum. Belki ben de boşluktayım, koca bir boşlukta. Belki Kafka’nın Josef K.’ sı gibi niçin yargılandığımı henüz öğrenemedim.

***

Yusuf dünya sonrasından tok kalkmamız lazım yahut hiç dokunmamız.  Sen seç.

Ya da dur ben seçtim.

Sevelim biz Yusuf, çok sevelim.

Sonrası elbet olur…

Dünden Beri

Bir pazar sabahı, nadirdir erken kaçtığı uykumun

Gazetelerde hep aynı muhabbetler günlerdir

Gerçekleşemeyen devrim, nasıl yapılacağını beceremediğimiz

eylemler ve eylemlere hep gebe kalmış sancılı bir şehir.

Nereye tıkasam kulaklarımı içimde inleyen hep aynı melodi.

Tatsız bir kahvaltıya oturuyorum, yeteri kadar acıkmadım dünden beri.

Ve kaçmak gerek bazen sigara dumanının solunmadığı mekânlardan.

Ne zamandır kaçmak isteği duysam, hep aynı yerde buluyorum kendimi

İki sokak arası bir çocuk parkı…

Üzerimde bir şaşkınlık bugün çocuklardan bile erken kalkmışım

Merhabalarıma yalnız yarı nemli rengi solmuş oyuncaklar maruz.

Elimde bir şiir kitabı, İsmail Kılıçarslan’la denk gelir mi acılarımız; bilmem tanışacağız.

Köşedeki bankta kendime düşmanmışçasına tuz basıyorum yaralarıma…

Yaramın ne olduğunu rica ederim sormayınız beyefendi,

Çocuklar geliyor yavaştan, hayatın gerçeklerini bilmek için çok erken.

Garipseyerek bakıyorlar yüzüme, “Ne işin var senin burada?”

Keşke onlar garipsemesi gibi olsa, insanların beni garipsemesi.

Beş yaşında ki ufaklığımı özlüyorum derinden,

Bakışlarımı görseydi bir öpücük kondururdu yanağıma, “Üzülme.”

Çocuklar kadar cesur olabilseydik diyorum bazen, dizimiz kanasaydı

ama biz yine ağaca tırmanmaktan vazgeçmeseydik…

Tüm hırsımı ağzımda ki sakızdan çıkarıyorum, sindire sindire

Bir sayfa daha çeviriyorum kitaptan sonra, bir mısra

“Sizin sanmalarınız ben de tekinsiz bir boşluk duygusu” *

Şair tam burada sussun! Yazma vakti bana geldi, anlıyorum

“Pardon beyefendi, kaleminiz var mı?” “Sizin?”

Yok; kimse de bir kalem yok, akıl yine defter olacak besbelli.

Hatırımda kalacaklarla saatler geçiriyorum, neler yaşadı

neler yaşayacak insan durmadan düşünüyormuşum.

İnceden bir melodi, zihnimdekinden farklı

Telefonda annem “Rüyamda gördüm seni, iyi değildin.”

“Ben dünden daha iyiyim, anne merak etme.”

“Çocukken yalan söylemezdin ama.”

Aysel değil, annem gitsin başımdan!

Yani şimdilik, bir süreliğine…

Çocuklar nereye kayboldunuz bir anda?

Masallar anlatacaktım size çocukluğumdan.

Ben hangi ara sırılsıklam oldum yine

Gözyaşlarım yağmurlarla yarışır mıymış oysa ki?

Kaldırıyorum başımı bu şiirden, ben adına şiir diyorum sizi bilemem

Şimdi hicret vaktidir aklımdaki her şeyden.

Hoşça kalın.

***

* ( İsmail Kılıçarslan/  Hayır Anlatamadım)

İçimden Geçtiği Gibi :)

Bir öğrenci olarak ben sınav dönemlerini hiç sevmedim, kalan son iki dönemde de seveceğimi düşünmüyorum ve yine o dönemlerden birinin içindeyim.

Geçtiğimiz hafta Başkentte hava, hep griydi. Gökyüzü sanki diğer renklere küs gibi. Her sabah yatağımda fırlar fırlamaz pencereye koştum hep aynı, bulutlar bulutlar. Hayal kurmama izin vermiyorlardı! Bu yüzden trip atıp bir daha ki sonbaharı sevmemeyi düşünüyorum. Bakalım sevgim olmadan ne yapacak 🙂

Bu hafta ki hava durumundan bahsetmek gerekirse de günlük güneşlik. Böyle tam tadında. Bir arkadaşın tabiriyle “Delirtecek!”. Buna çok güldüm dün. 😀 Ne diyordum ben? Heh hava o kadar güzel ki insanın içini ısıtıyor,çıkıyorsun sokağa için cıvıl cıvıl, sınava gitmek insana koymuyor bu yüzden:) Nasılsa mutlu oluyorsun. Öyle ki geçen güneş ışınlarının insanda bir hormonu falan etkileyip etkilemediğini, bunun araştırılması gerektiğini ve belki depresyonda ki insanlara tedavi için uygulanmasını falan düşündüm. Bazen olmadık şeyler düşünürüm ben işte 🙂 Hatta çok düşünüyorum bazen, yoruyor….

Yine güneşli güzel bir günde yurtta ders çalışan ben şu parçayı çok sevmeye başladım:)