Yağmur Yufkayı Isladığında

Babam,

Yarım domatesi, ince doğranmış bir hıyarı

Yiyemeden daha şu kapıdan çıkıyor.

Bir dilim peyniri yatırmadan

Bayat çeyrek ekmeğin arasına

Boğazından inen üç yudum çayla

Doyamadan daha şu kapıdan çıkıyor.

Babam,

Eski bir melodiyle gözünü açıp sabahın nurunda

Yıllardır çekiç sallar, nasır tutmuş elleriyle

Beyni solüsyon tenekelerine sarkmış şekilde

Akşama kadar nimet peşinde koşuyor.

Babam,

Zor diyorum, başın karlı dağlar kadar yüksek

ve bir o kadar ak

Yeşil gözlerini bizden çok sarmış çizgiler

Zor değil gerekli diyor,

Ve sende evladın olduğunda anlarsın…

Gözlerim değince gözlerine,

Gözlerimiz

Yağmur yüklü bulut,

Yüreğimiz

Yeni tavlanmış yufka.

Babam,

İçtiğin bir tel sigaranın dumanına sar beni.

Gökyüzüne vardım!

Bir Darbe de Bizden

Bir darbede biz yapalım sevgili

Aşka giden yollar üzerine konulmuş

Öğretilmiş yanlışlar üzerine.

Bir darbede biz yapalım sevgili

Ön yargıya takılı kalıp

Askıya alınmış düşünceler üzerine.

Bir darbede biz yapalım sevgili

Adımıza yaşanması gerekip de

Yarım kalmışlar üzerine.

Dünden Beri

Bir pazar sabahı, nadirdir erken kaçtığı uykumun

Gazetelerde hep aynı muhabbetler günlerdir

Gerçekleşemeyen devrim, nasıl yapılacağını beceremediğimiz

eylemler ve eylemlere hep gebe kalmış sancılı bir şehir.

Nereye tıkasam kulaklarımı içimde inleyen hep aynı melodi.

Tatsız bir kahvaltıya oturuyorum, yeteri kadar acıkmadım dünden beri.

Ve kaçmak gerek bazen sigara dumanının solunmadığı mekânlardan.

Ne zamandır kaçmak isteği duysam, hep aynı yerde buluyorum kendimi

İki sokak arası bir çocuk parkı…

Üzerimde bir şaşkınlık bugün çocuklardan bile erken kalkmışım

Merhabalarıma yalnız yarı nemli rengi solmuş oyuncaklar maruz.

Elimde bir şiir kitabı, İsmail Kılıçarslan’la denk gelir mi acılarımız; bilmem tanışacağız.

Köşedeki bankta kendime düşmanmışçasına tuz basıyorum yaralarıma…

Yaramın ne olduğunu rica ederim sormayınız beyefendi,

Çocuklar geliyor yavaştan, hayatın gerçeklerini bilmek için çok erken.

Garipseyerek bakıyorlar yüzüme, “Ne işin var senin burada?”

Keşke onlar garipsemesi gibi olsa, insanların beni garipsemesi.

Beş yaşında ki ufaklığımı özlüyorum derinden,

Bakışlarımı görseydi bir öpücük kondururdu yanağıma, “Üzülme.”

Çocuklar kadar cesur olabilseydik diyorum bazen, dizimiz kanasaydı

ama biz yine ağaca tırmanmaktan vazgeçmeseydik…

Tüm hırsımı ağzımda ki sakızdan çıkarıyorum, sindire sindire

Bir sayfa daha çeviriyorum kitaptan sonra, bir mısra

“Sizin sanmalarınız ben de tekinsiz bir boşluk duygusu” *

Şair tam burada sussun! Yazma vakti bana geldi, anlıyorum

“Pardon beyefendi, kaleminiz var mı?” “Sizin?”

Yok; kimse de bir kalem yok, akıl yine defter olacak besbelli.

Hatırımda kalacaklarla saatler geçiriyorum, neler yaşadı

neler yaşayacak insan durmadan düşünüyormuşum.

İnceden bir melodi, zihnimdekinden farklı

Telefonda annem “Rüyamda gördüm seni, iyi değildin.”

“Ben dünden daha iyiyim, anne merak etme.”

“Çocukken yalan söylemezdin ama.”

Aysel değil, annem gitsin başımdan!

Yani şimdilik, bir süreliğine…

Çocuklar nereye kayboldunuz bir anda?

Masallar anlatacaktım size çocukluğumdan.

Ben hangi ara sırılsıklam oldum yine

Gözyaşlarım yağmurlarla yarışır mıymış oysa ki?

Kaldırıyorum başımı bu şiirden, ben adına şiir diyorum sizi bilemem

Şimdi hicret vaktidir aklımdaki her şeyden.

Hoşça kalın.

***

* ( İsmail Kılıçarslan/  Hayır Anlatamadım)

Öyleyse Susunuz !

–      Hadi gidelim.

–      Nereye?

–      Gidilecek neresi varsa oraya.

–      Gidilecek çok yer var. Seninle nereye gidilir?

–      Gidecek hiç mi yer bulamıyorsun benimle?

–     

–      Kalalım o zaman.

–      Nasıl?

–      Kalalım işte şu an burada. Hiçbir yere gitmeyelim.

–      Deli misin sen?

–      Senin olduğun her yerde kalırım ben. Yeter ki sen kal.

–      Gitmeliyim ben.

–      İyi git. Ne zaman gelmeyi becerdin ki. Kalasın.

–      Delisin sen.

–      Öyleyim sus ve git.

***

Gitti.

 Kalması gerekenler ne zaman anlayıp kaldılar ki?

Kim olması gerektiği yerde?

Hiç kimse. Hiç birimiz.

Öyleyse susunuz!

Anlatmak İstiyorum

Ben çok sevdim diyerek başlamak

Sonra bir süre burada durup

Başladığım yere geri dönüp

Aynı cümleyi üstüne basa basa

Tekrar etmek istiyorum.

Sonra ortalardan bir yerden başlayıp

Nasıl sevdiğimi defalarca anlatmak…

Geceleri gözüme hiç uyku girmeyişini,

Kanadı kırık penceremden içeri sızan,

Ay ışığıyla parıldayan gözyaşlarımı.

Pare pare yanan canımı,

Ve benimle beraber canı yanan,

Bir kadının gözyaşlarını falan.

“Vazgeç, olmayacak!” diye üzerime gelip,

İçime ağır sancılar sokanları,

Gözlerimin içine bakıp

Gözlerinden acıma duygusu okuduklarımı da.

Sonra gelip gittiğin ve karşılaşacağımız

Zamanları bir bir hissedişimi,

Hissin ardından gelen kalp çarpıntılarımı,

Şu sokak başında titreyen bedenimi bir de.

Arkandan izlediğim tuhaf yürüyüşüne

Hafiften gülümseyişimi,

Fotoğraflarına bakıp iç çekişlerimi,

Gözlerinin elaya çalan kahverengiliğini…

Ve her an

“Sen elmayı seviyorsun diye,

Elmanın da seni sevmesi şart mı?”

Mısralarını kendime ezber ettirişimi…

Duruyorum ve başa dönüyorum

Üstüne basa basa söylüyorum

Ben çok sevdim, seviyorum. 

Kadın ile Adam

Bir adam pervasızca sevdi, hiç düşünmeden

Bir kadın sevdirdi kendini, korkmadan.

An geldi;

Kadın çekti gitti usulca,

Adam yalnızlığın kollarında buldu kendini…

Kadın arada bir düşündü,

Adam düşünmeden edemedi.

Kadın yalnızlığını başkalarıyla paylaştı,

Adam kendi yalnızlığında yoğruldu…

Kadın birilerinin yokluğundan,

Adam birinin yokluğundan şikâyetçiydi.

Kadın yoluna devam etti,

Adam yoldan çekildi.

Kadın yine yaşamayı seçti,

Adam çareyi ölümde buldu…

Kadın yoktu;

Adam da yok olacaktı öyleyse.

Adam gözünü kırpmadan çağırdı,

Yalnızlığına Azraili

Aldığını son nefes sandığında

Kadına hoşça kal demeyi seçti

Ölümde bile kadınsız edemedi.

Kadın yolundan çevirdi adamı,

Telefonun diğer ucunda……..

Değişen bir şey olmadı,

Adam da, kadın da aynı.

Adam yeniden yalnızlığında

Kadın kaldığı yerde…

Çünkü;

Sevmekte

Sevmemekte

Elde değil.

Elde olsaydı

Yokken var olmazdı

Yalnızlıklar.