Bunun Adı Hayat Olsun!

“Adını hayat koyacağım, çünkü eninde sonunda hep hayat kazanıyor.”

***

Bazen neden dünyaya geldim ki diyor insan? Neden?

Cevabı bulunacak o kadar çok soru var ki bu en zorunu bir köşeye atıyorum sonra. Bazen kaçıyorum ben. İşime gelmediğinden değil, cevabın beni inciteceğini bildiğimden belki.

***

İncinmekten korkuyorum. Uzun zamandır da bu böyle. Kendimi bir güvene alma ihtiyacı var bu yüzden. Tanımıyorsam, ürküyorum.

Oysa önceden, yani eskiden ilk gördüğümde sevgi duyar, sınırsız güvenirdim. Biliyorum aranızdan gülenler, “Deli bu.” diyenleriniz var bu cümleden sonra. Üzerine bir de “İyide nasıl oluyor?” u ekleyenleriniz. İnanın ben de bilmiyorum.

***

Bilmediğim başka şeylerde var. Anlam veremediğim hatta. Dört yılı deviriyor kardeşim gerçek dünyaya göç edeli. Durun üzülmeyin hemen, ölüm bir şekilde hep bizimle; insan alışıyor yazık ki..

Anlamadığım şey şu ki: annem ve babamın acısı dört yıldır hep içlerinde bir yerde, aynı seviyede. Annemin yalandan attığı kahkahasında, giyemediği kıyafetlerinde. Babamın yemek yerken doluveren çimen gözlerinde. Evimizin her köşesinde. Bunlar elbet olacak.

Bahsini etmek istediğim şey sahip oldukları vefaları. Öyle farklı ki onlarınki. Takdir edilesi. Varlığına vefa gösteremediğimiz insanlar, eşyalar, şeyler varken onlar bir yokluğa vefa duyuyorlar, hiç gelmeyecek birine. Bir acıya vefa duyuyorlar…

***

Adetimdir. Ne zaman bir şey görsem çuvaldızı önce kendime batırmaya çalışırım malum atasözünü anlayalıdan beri. Soruyorum kendime?

Ben ne kadar vefalıyım?

Benim vefam nereye kadar?

Ben biz oluyorum ve bizi bizden soruyorum? Bizdeki vefanın boyutu?

Not: En güzel yargıyı kalbimiz verir, biz en çok kalbimizdir.

***

Kendime dönüyorum yine. Zihnimde canlanan hatıralar var. Vefa duyduklarım, duymaya çalıştıklarım bir çarkın içinde. Tanımadığım bir şaire duyduğum değişik bir vefa geliyor sonra; siz bunu bilseniz de olur.

Ve bu yarım kalan, az acılı, çok alakasız yazı onunla son bulsun.

Reklamlar

Dünya Sofrasındayken

“Dünya sofrasından tok kalkanı gördün mü sen Yusuf?”

***

Önce; dünya bir sofra mı ki Yusuf? Diyelim ki evet.

Sorarım bundan sonra nereye kurulu bu sofra? Üzerimize mi?

Bu kadar çok üstümüze geldiğine göre öyle. Her şeyden önce gelip, en çok “kendimizi” düşündürdüğüne göre öyle. El üstünde tuttuğumuza göre öyle…

***

Hangi aşlar var içinde Yusuf?

Acısı- tatlısı, ekşisi- tuzlusu…

Tadına baktıklarım, bakamadıklarım, bakıp ne olduğunu anlayamadıklarım yahut en kötüsü de görünüşe aldanıp mideme oturttuklarım..

Altın tepsilerde gümüş kaşıklarla mı sunuluyor da bu kadar aldanıyoruz, ondan mı bu kadar doyumsuz biz?

Aslına bakarsan tokuz biz. Tokuz ama körüz.

***

Körüz Yusuf. Kusura bakma.

Biraz sağır, biraz ketum. Bil fiil hissiz.

En çok unutkan.

***

Aklıma unutmamam gereken şeyler geliyor Yusuf.

Derviş sofrasında uzun kaşıklarla birbirini beslemeler.

Paylaşımlar geliyor, komşusu açken tok olamamalar.

Ölmeden önce ölmeler mesela.

Dünyayı bir yana koyup, kendini bir yana koymalar. Ve nasıl oluyorsa her iki dünyayı bir edip, ikisine de hazırlanmalar.

Sonra Mevlana, Yunus geliyor aklıma Yusuf.  Aklıma Necip Fazıldan birkaç satır düşüyor:  İnsan kaderini bir rüya gibi uykuda bulur. Bu rüyayı uyanık nasıl seyredeyim? Allah’la kalabalık arasında kaldım. Boşlukta nasıl durayım?’’ (Al çelişkiler kitabını yine açtık.)

***

Bunları neden yazıyorum bilmiyorum. Belki ben de boşluktayım, koca bir boşlukta. Belki Kafka’nın Josef K.’ sı gibi niçin yargılandığımı henüz öğrenemedim.

***

Yusuf dünya sonrasından tok kalkmamız lazım yahut hiç dokunmamız.  Sen seç.

Ya da dur ben seçtim.

Sevelim biz Yusuf, çok sevelim.

Sonrası elbet olur…

Mecnun Gezenin Leylası

Vicdanını olduğu yerden çıkarıp elleri arasına aldı Mecnun. Oysa vicdan somut değildi ama gerektiğinde tutulabiliyordu yahut bu Mecnun’ a has bir haldi.

Şöyle dokundu. Elleri arasında kaynayıp duran, fıkır fıkır, tutmayı bilmezsen buharlaşmaya en meyilli varlık durmaktaydı.

Ola ki herkeslerden sakladığı iki yüzü vardı, iki Leylası. Heyhat! Bu nasıl olurdu?

Mecnun hangi hallerdeydi?

Eşyaya tapan, eşyalaşmışlığa tapan ve eşyaya tapana tapan bir deliler topluluğu. Tapanılana adınmış sevgiler. Sevgiler yok değil, öyle ki günün dağları delinir. Olmadı satın alınır. Keza bir şekilde elde edilir. Nereye konulur yalnız orası meçhul…

Mecnun bir o yana çevirdi bir bu yana tuttuğunu. Çevirdi durdu. Sarılmayı denedi her iki yana ikisine birden sarılmak ne mümkün! Döndü durdu Mecnun; çöllere vardı bilindiği üzere. Benliğini verdi çöle. Kimliğini teslim etti, aşikâr.

Deliler topluluğu taptıkları arasında neyi sevsin bilemedi. Ki sevgiler yetmiyordu, eksikti, boştu. Eşyalaşmışlığın sarhoşluğu yakasından düşmüyordu, düşebilseydi fark edecekti. Düşer mi?

Çöl herkesi çeker miydi bilinmez sinesine. En güzelin kokusunu duyduktan sonra kabul eder miydi başka kokuları, meçhul… Lakin Mecnun. Mecnun’ u sevdi çöl. Ellerine sığdıramadığını gönlüne sığdırdı. Kays olmaktan çıktı…Çöl Leyları bir edip, hak olana çevirdi.

Şimdi Mecnun çöllerde asıl Leyla’ ya aşık. Leyla şimdi aslına büründü.

Koş Mecnun şimdi yakışır sana Mecnun olmak.

Tapanların tapmışlığına bir parça can düşer miydi düştü. Mecnun en orta yerinde düştü yüreğe. Zaten düşsündü. Tapılanlar Leyla değildi, yansımalardan öte geçemezdi de.  Uyanın tapanlar, gökten Mecnunluk yağıyor!

Tam orta yerinde vuslatın hoş geldin Mecnun! Nerelerdeydin de geç kaldın? Mecnun hoş geldin aşkın gerçek yüzü!

Omzuma Dokunursa ?

 

Orada burada gördüğüm can alıcı fotoğraflar, yazılar olurdu; fotoğraf ve yazı olmakla kalırdı. Bahsedenler olurdu sesli sessiz, konuştukları olurdu sadece sözleri.  Acımak bir yana olsun,  kulağıma değer geçerdi.

Anlıyorum ki anlamak, en çok yaşamakla mümkün.

Afrika’ da aç, susuz ve bunların yanında yalnız olduğumu düşünmeye bir yığın vakit oldu bugün. Sığamadım düşlediğim kalıbın içine. Aç kalmak, tıka basa doldurmuşken midemi gecenin bir saatinde on altı saatçik dayanmak bile bu denli zorken günlerce aç kalmak arsız mideme göre değildi. Hele susamak. İçmek için su bir yana dursun, türlü türlü meşrubatlarımız varken oda neydi? Ve tüm bunların derdi içinde her şeyin yalnızlığı. Hiçte yaşanılası değil ya…

Geçenlerde sevdiğim iki arkadaşım misafir oldu evime. İkisi de birbirinden kıymetli. Hasbıhal ederken bu konuya değindik aniden. Utancını yaşadığım şu cümle döküldü dudaklarımdan: “Açıkçası ben sizin kadar duyarlı değilim Afrika konusunda.” Arkadaşlarımdan biri durdu ve dedi ki: “Bende duyarlı değilim ama duyarlı olmak zorundayım. Sorguya çekileceğim o günde bir Afrikalı gelip omzuma dokunacak diye ödüm kopuyor!”

“Dan” diye bir şey düştü kafama. Kafamın içine dışına her yerine.  Günlerdir de orada “dan” ediyor. Bir çok şeyde gerekli gereksiz fazlasıyla duyarlıyken bu konuya bu denli soğuk ve duyarsız olmam, olmamalıydı.

Şimdi bende korkuyorum, bugün iyice anladım. Ya bir Afrikalı ve yahut elinden tutmam gerekip de tutmadığım bir dünyalı gelirde o gün dokunursa omzuma?…