Bir Tutam Gençlik!

“Nerde o eski zamanlar!” Yaşlıların bu serzenişine hak vermemek elde değil.

Hayatın şu dönemlerinde penceremi gençlere, kendim gibi olanlara çevirdim biraz. Daha doğrusu çevirmek zorunda kaldım. Zorunluluk oldu yazmak. Yazmazsam eğer patlayacağım.

Gençler demiştik değil mi? Bakıyorum da hepimiz farklı olmak derdindeyiz evet bu çok güzel. Takdir edilesi, önünde saygıyla eğilesi hatta. Lakin tuttuğumuz yol yol değil. Yabancı tarifiyle “cool” olmakken derdimiz biz fark etmeden git gide saygımızı yitiriyoruz. Ona buna şuna hatta kendimize. Nedendir bilinmez ama “cool” olmak ya yabancı bir sözcük olduğundan tam anlamıyla ne demek olduğunu anlayamıyoruz yahut saygımızı yitirince daha güzelleştiğimizi sanıyoruz. Oysa saygımız bizim en güzel varlığımız.

Bakıyorum artık gençler eskilerden çok uzak. En yakınlarımıza gidip el öpmeyi, hal hatır sormayı çok görüyoruz. Ne de olsa onlar yaşlı! Ne modadan anlarlar, ne sanattan. Bildikleri tek şey nasihat etmek. “Aman oğlum şöyle, aman kızım böyle.” Ne sıkıcı cümleler bunlar değil mi? Hatta eski kafalılık! Durup biraz düşünsek, söylediklerinin arasında ki hiç kimseden duyamayacağımız cümleleri cımbızla çekip alsak, akıl defterinde bir yerlere yazıp, zamanı geldiğinde kullansak fena mı? Değil. Yalnız kıt akıllıyız biz kulağımızın birinden sokup diğerinden çıkarıyoruz ya neyse…

Hepimiz çokbilmiş cahilleriz. Kendimizi ayaklı bir kütüphane sayıyoruz. Her şeyin en iyisini en güzelini biz bileriz. A şüphem yok? Hepimiz sayarız sanattan tut, müzik, edebiyat, bilim adına söylenecek ne varsa onda var olan gelişmeleri. Zamane gençliğiyiz işte. Çağa ayak uyduruyoruz. Soysal paylaşım siteleri ne güne duruyor. Milletin durumundan, attığı twitten gündemde ne var, ülkemiz nereye sürükleniyor haberimiz var. Televizyonu açıp haber dinlemeye, elimize alıp kitap, dergi okumaya ne gerek var! Zaman kaybı ne de olsa! Maazallah kafamız kurcalanır, beynimiz çalışmaya başlar ne gerek? Nasılsa kopyala yapıştır yapabildiğimiz fikirler var. Dünya dönüyor bir şekilde bize ne.

Dokunmadan edemeyeceğim bir de hepimiz hastayız. Bulaşıcı kof bir hastalık var üzerimizde ardımızdakileri gebe bıraktığımız. Bir de hastalığımıza hastayız, olmasa olmaz, en sevdiklerimiz gibi. Tüketme hastalığı. Onu bunu her şeyi. Ara vermeden tüketiyoruz. Doğayı, doğadan elde ettiklerimizi, duygularımızı, sevgimizi hatta. Dolayısıyla kendimizi. Dış dünyaya kapalı yetişiyoruz. Kendimizin kurduğu minik dünyada öylece yaşıyoruz. Mutlu olduğumuzu sanarak. Tüm bunlarla hep tükenen bir şey dava var. Zamanımız, geri dönüşü olmayan muazzam armağanımızı. Hem de boş yere. Olur olmaz şekilde. Oysa zamanı geldiğinde övmeye doyamadığımız Ata’mıza ithafen yazılan o mektuptan hiç feyiz almadan. Neydi o?

“Beni seviyorsanız eğer, anlıyorsanız
Laboratuarlarda sabahlayın kahvelerde değil
Bilim ağarsın saçlarınızı, kitaplar
Ancak böyle aydınlanır o sonsuz karanlıklar
Mustafa Kemal’i anlamak ağlamak değil
Mustafa Kemal ülküsü sadece söz değil”

Bilim uğruna ağaracak saçlar? Parmakla sayılırlar bizde bu bitmek bilmeyen tembellik varken…

Daha söylenecek o kadar çok söz var ki ama tümceler az. Kurulası değil. Kururken içim acıyor. Kızıyorum uzanamadığımdan ben yaştakilere ve bana uzanamayan ellere. Becerebilsek eğer ne cevherler var. Hadi tutun ucundan, tutalım beraber. Bizde yeşerecek ne ormanlar var…

Beraber uyanalım!

El ele!

Şairin de dediği gibi:

“Uyanın artık diyorum,uyanın, uyanın
Uluslar fethine çıkıyor dünyaların”

“Arayı kapatmanızı istiyorum uygar uluslarla
Bilime sanata varılmaz rezil dalkavuklarla
Bu vatan bu canım vatan sizden çalışmak ister.
Paydos öğünmeye paydos avunmaya yeter, yeter”

                                                                                                   H.Alan