Dünya Sofrasındayken

“Dünya sofrasından tok kalkanı gördün mü sen Yusuf?”

***

Önce; dünya bir sofra mı ki Yusuf? Diyelim ki evet.

Sorarım bundan sonra nereye kurulu bu sofra? Üzerimize mi?

Bu kadar çok üstümüze geldiğine göre öyle. Her şeyden önce gelip, en çok “kendimizi” düşündürdüğüne göre öyle. El üstünde tuttuğumuza göre öyle…

***

Hangi aşlar var içinde Yusuf?

Acısı- tatlısı, ekşisi- tuzlusu…

Tadına baktıklarım, bakamadıklarım, bakıp ne olduğunu anlayamadıklarım yahut en kötüsü de görünüşe aldanıp mideme oturttuklarım..

Altın tepsilerde gümüş kaşıklarla mı sunuluyor da bu kadar aldanıyoruz, ondan mı bu kadar doyumsuz biz?

Aslına bakarsan tokuz biz. Tokuz ama körüz.

***

Körüz Yusuf. Kusura bakma.

Biraz sağır, biraz ketum. Bil fiil hissiz.

En çok unutkan.

***

Aklıma unutmamam gereken şeyler geliyor Yusuf.

Derviş sofrasında uzun kaşıklarla birbirini beslemeler.

Paylaşımlar geliyor, komşusu açken tok olamamalar.

Ölmeden önce ölmeler mesela.

Dünyayı bir yana koyup, kendini bir yana koymalar. Ve nasıl oluyorsa her iki dünyayı bir edip, ikisine de hazırlanmalar.

Sonra Mevlana, Yunus geliyor aklıma Yusuf.  Aklıma Necip Fazıldan birkaç satır düşüyor:  İnsan kaderini bir rüya gibi uykuda bulur. Bu rüyayı uyanık nasıl seyredeyim? Allah’la kalabalık arasında kaldım. Boşlukta nasıl durayım?’’ (Al çelişkiler kitabını yine açtık.)

***

Bunları neden yazıyorum bilmiyorum. Belki ben de boşluktayım, koca bir boşlukta. Belki Kafka’nın Josef K.’ sı gibi niçin yargılandığımı henüz öğrenemedim.

***

Yusuf dünya sonrasından tok kalkmamız lazım yahut hiç dokunmamız.  Sen seç.

Ya da dur ben seçtim.

Sevelim biz Yusuf, çok sevelim.

Sonrası elbet olur…

Kağıt Parçalarında Yok Olanlar

Cart curt.

Haşır haşur.

Tüylerimi diken diken eden o sesler kulaklarımdaydı.

Örs, çekiç, üzengi kemiklerimden geçerek kulak zarıma ulaştılar ve duydum.

Cart curt.

Haşır huşur.

Birisi, yanı başımda elleri arasında ki küçük defterinin karalanmış sayfalarını koparıyordu, ayırıyordu diğerlerinden fütursuzca. Sanki sağlamları arasından çürük meyveleri seçiyor, ayıklıyordu.

Birisi, yanı başımda kopardığı o sayfaları özenle üst üste sıralayıp, bir matematikçi edasıyla simetrik şekilde parçalıyordu, hatta paramparça ediyordu. Olur da bir kez daha bir araya gelmesinler diye uğraşıyordu.

Cart, curt.

Haşır, huşur.

Birisi, yanı başımda un ufak etti yazdıklarını. Tüm hıncını almak istercesine onlardan. Bir daha karşısına çıkmalarını istemeyerek. Gözleri bir daha o satırlara değsin istemeyerek Kafka gibi. Tek farkla; o en azından kıyamamış bir arkadaşından istemişti yok etmesini eserlerinin, ki yok olmadılar.

Birisi, yanı başımda un ufak etti yazdıklarını. Keşke sadece yazdıkları olsaydı yok olan. Yazarken yaşadığı duyguları da terk etti onu.

Her koparışta bir duygu çekildi usulca, mahzun, boynu bükük zihnin en diplerine doğru.

Her koparışta bir yaşantı silikleşti ağırdan, giderek, gün geçtikçe pili biten bir radyonun alçalan sesi gibi.

Her carta o tükendi aslında çünkü yazdıkları duyguları, duyguları kendisiydi.

Birisi, yanı başımda isteyerek kendisini yok etti.

Bilerek…